25 Mayıs 2019 Cumartesi
Yazıma Ramazan ayınızı kutlayarak başlamak istiyorum. Bu mübarek ayın, gereği gibi ifa edildiği taktirde ruhumuzda ve bedenimizde bizlere kazadıracağı birçok faydalar hakkında geniş bir yazı yazayım istedim. Fakat sizde takdir edersiniz ki televizyonlarda, gazetelerde ve bunlara benzer iletişim araçlarında, camilerde yeteri kadar anlam, önem ve ehemmiyeti hakkında bir çok yazılar yazılıp konuşmalar yapılıyor. Sizi sıkmamak için yanlızca kısa bir paragraf paylaşmak istiyorum:
‘‘İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve genel bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet altında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini fark edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor.’
Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası (tad alma duyusu) şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir manevi şükre mazhar olur.’’
Nefsin terbiye edilmesi, enaniyetin kırılması ve şu kısacık hayatımızda bizlere ebedi, sonsuz bir hayatı kazandıracağı şuurunda ve idrakinde olanların şu uzun günlerde oruç tutmaları, halleriyle zaten herkese bir çok şey anlatıyor. Asıl anlatımı onlara bırakmak gerektiğini düşünüyorum.
Değinmek istediğim başka bir konu da, bir dahaki beş sene sonra yapılacak 26 mayıs pazar günü gerçekleşecek olan seçimler. Yanlış giden şeylerin değiştirilmesi, hak ve özgürlüklerin elde edilmesi ya da elden kaybedilmemesi adına her şuurlu bireyin katılması, oyunu kullanması önemli vatandaşlık görevlerinden birisidir.
Son yıllarda hissedilir derecede artan ırkçılık, ayrımcılık, islamofobi, faşizan söylemler gelecek konusunda, özellikle çocuklarımızın geleceği konusunda herkesi kaygılandırıyordur. Devlet bütçesinin açık vermesi ve bir türlü kapatılamaması, küçük esnafa, orta ve fakir kesime yönelik kemer sıkma politikaları, vergilerin ağırlaştırılması, artan pahalılık, işsizlik ve özellikle ‘çok uluslu büyük şirketlerin’ kayırılması ve bunlara tanınan ayrıcalılar ortaya hiçte iç açıcı bir tablo çıkarmıyor. Emeklilik yaşının 67’ye çıkartılması ve sonra dahada artırılması söz konusu. Emeklilik aylığının çok düşük olması herkesin malumu. Arabalara ‘kilometre vergisi’ kapıda. Enerji faturalarının her geçen sene kabarması, maaşların düşük seviyelerde olması…
Baş örtüsü özgürlüğünün sınırlandırılması, kurban kesimine getirilen yaptırımlar… Hayatın her alanında kabul görülmek beklenirken, hala insanların başkalaştırılması, kaynaşmanın olacağı yerde ayrıştırılması ve korku verilmesi insanı rahatsız ediyor.
Demem o ki, oylarınızı vereceğiniz partiyi iyi seçin, iyi araştırın. Oyunuzu şahsa değil partiye verin. Çünkü adaylar, ana hatlarıyla parti programı ne ise onu kabul etmek ve uygulamak zorundadırlar. Bizlere faydalı olacak, çıkarlarımızı gözetecek bir partiye oylarımızı vermekte hayati önem vardır. Sonra pişman olmayalım.
Sağlıcakla kalın.
YAŞIYORUZ AMA NASIL?
Hayatımızda yanlış giden ne? Ya da eksiğimiz, önem vermediğimiz, unuttuklarımız? Enerjimizi sarfettiğimiz şeylerde mi hata ediyoruz? Değerlerimiz dumura mı uğradı? Yoksa dengeyi mi tutturamıyoruz? Ne oluyor bize?
Aslında herkes neyin yanlış gittiğinin farkında, ama deve kuşu misali başımız toprağın altında. Zor geliyor yapmak, etmek, uğraşmak. Herşeyin kolayına kaçıyoruz. Ben merkezci, materyalist bir hayat yaşıyoruz. Maneviyatımız ve değerlerimiz azalmış. Kendimize sahip çıkmadığımız gibi, bize emanet edilen nesillerimize de kol kanat geremedik. Herbir birey kendi yalancı dünyasını oluşturmuş. Kalabalıklar içinde çok yalnızız. Asli yaratılış gayemize dönmediğimiz için varoluşsal acı çekiyoruz. Hiç kimse artık şu soruları kendi vicdanına yöneltmiyor; Neciyim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Yolcu olduğumuzu unutmuşuz. Çıktığımız ise uzun bir yolculuk.
‘Bu yolculuk ise, alem-i ervahtan (ruhlar alemi), rahm-i maderden (anne rahmi), dünyadan, kabirden, berzahtan (ruhlar âlemi), haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır’ diyor bir asrın alimi.
Kahvehanelere, şans oyun yerlerine ya da en basiti sokaklara bir bakın. Kalabalık ötesi bir durum. Kalabalıklar ve kalabalık içindeki yalnızlıklar. Elimizi vicdanımıza koyup evlerimize bir göz atalım. Çocuklarımızla aramızda akıllı telefon, snapchat, instagram, facebook, dizi film dağları var. Bırakın konuşmayı, sohbet etmeyi, onlara ulaşamıyoruz bile. Babaları artık akıllı telefon, anaları dizi filmler olmuş. Eğitimlerini onlardan alıyorlar. Terbiyelerini diziler veriyor. Beyinlerine, ruhlarına artık onlar sahip. Üst beyinler istedikleri gibi şekil veriyorlar, evirip çeviriyorlar çocuklarımızı. Hakimiyet ellerinde. Bize de bakmak düşüyor. Düşünmeyen, sorgulamayan, sadece itaat eden, embesil ve hiçbir şeyden memnun olmayan bir nesil yetiştiriliyor. Başarmalarına ramak kaldı. Farkında mıyız? Hiç mi vicdanımız sızlamıyor? Nerede kaldı sorumluluklarımız?
Evlerimizde hiç ailecek bir araya gelerek okuma günleri ya da akşamları organize ettik mi? (Türk, dünya klasikleri, Tefsir…) Nazım Hikmet’in şiirindeki özellik nedir? Necip Fazıl kimdir? Halit Ziya Uşaklıgil, Kemal Tahir, Ömer Seyfeddin’in kısa hikayeleri, Elif Şafak ya da George Orwell, Paulo Coelho, Dostoyevski … Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri. Bu insanlar ne yazmışlar ne anlatmışlar? Bizlerle neleri paylaşmışlar? Merak ettik mi?
Hiç hafta sonları ailecek geçen haftanın değerlendirmesini yaptık mı? Sorunlar, eksiklikler konuşuldu mu? Ya da ortak hatıraların oluşacağı eğlence, oyun akşamları, geziler düzenledik mi? Avrupa’nın farklı yerlerindeki şehirleri, müzeleri, sanat eserlerini, camileri (Endülüs, Paris, Duisburg, Londra…) ailecek en son ne zaman ziyaret ettik? Halbuki az bir gayretle başarabiliriz bunları. Aklımızı, kalbimizi ve hatıralarımızı aydınlatabiliriz. Kendimizle ve toplumla barışık hale gelebiliriz.
Çok mu ağır oldu yazdıklarım? Unutmayın son pişmanlıklar fayda vermez. Zaman çok çabuk geçiyor. Kıymetini bilelim. Ailemizle güzel anılar biriktirelim. Çocuklarımız aile ortamının sıcaklığını alabildiğine tatsınlar. Sonra başımızı ellerimizin arasına alır ‘nerede hata yaptık?’ diye kara kara düşünürüz.
Sağlıcakla kalın.
Gent ve kendi deyimiyle yeni Gentlileri temsil makamında, toplumun her kesimini kucaklamış, insanları dinleme erdemini göstermiş dokuz senelik çalışma sonrasında elde ettiği tecrübe ve bilgilerle topluma daha faydalı olabilecek birisinin siyaset arenasından ayrılması, köprülerin kurulması, kaynaşma ve yapılacak olan hizmetler adına bir kayıp telakki ediyorum. Sadece bizim açımızdan değil yıllar boyu uyumdan, diyalogdan, birbirimizi anlamadan dem vuranlar içinde bir kayıptır.
Onun o makamda olması bizlerin burada yaşadığının, var olduğunun ve kabul gördüğünün bir göstergesiydi. Buradaki 55 senelik kısa, bir o kadar da uzun olan tarihimizde insanlarımızın yapabildiği parmakla gösterilebilecek başarılarından birisiydi.
İki defa encümen olarak seçildi. Personel politikaları, enformatik, idari işlerde kolaylık ve kalite güvencesi ilk görevi, son görevi ise toplum refahı, eşit haklar, sağlık ve spordan sorumlu encümenlikti. Geniş ve zorlu bir parkuru böylelikle bitirmiş oldu.
Merak edenler için yaptığı bazı çalışmaları:
Ev kiralama konusunda yapılan ayrımcılığı gidermek için çeşitli uygulamalar, yabancılara ait dernek faliyetlerini güçlendirme, Gent Belediyesinin eleman seçim prosedürlerinin eşit bir şekilde uygulanabilmesi ve yabancıların daha başarılı olmalarını güçlendirmek amacıyla Gent Üniversitesine kontrol görevi verilmesi, özürlülere yönelik G-sporunun güçlü bir şekilde desteklenmesi, yabancıların yoğun yaşadığı yerlere Gent Belediyesine ait semt iş fuarlarını kurdurarak ikamet edenlerin hemen aday olmasının sağlanması gibi güzel çalιşmalar…
Ayrıldığına sevinenler, iyi oldu da gitti diyenler olabilir. Düşünce yapısını, savunduğu değerleri, ilkeleri ya da köyünü sevmeyenler de vardır. Kimse kimseyi sevmek zorunda değildir. Ama hakkaniyetli olmak ve yapılan işleri görmek adil insanların sıfatıdır. İnsanlar hata yapar, düşer kalkar, hatalarından öğrenir ve ders çıkartır. Bu insanlığın getirisidir. İnsanları memnun etmek zordur. Demirden leblebi çiğnemek gibidir.
Bundan sonra neler olur? Siyasetçilerimiz yakalanmış olan bu başarıyı, makamı tekrar elde edebilirler mi? Edebileceklerinden eminim. Kaliteli, kendini ve toplumun sorunlarını ve isteklerini bilen ve çözüm yolları üretebilen, özellikle toplumun her kesimiyle sürekli istişare edebilen, işlenmeyi bekleyen elmaslar misali değerli şahsiyetlerimiz var.
Temsil makamında olan seçilmiş yeni siyasetçilerimizi, insanlar arası iletişimi güçlendirme, barışı, huzuru, anlayışı sağlamaları yolunda atacakları adımlar için şimdiden kutluyor ve tebrik ediyorum.
Ayrıca Resul beye seçmiş olduğu bundan sonraki hayatında başarılar diliyor ve kendisini tekrar siyaset sahnesinde görmek istediğimi de belirtmek istiyorum.
Sağlıcakla kalın
Artık çocuklarımız ve torunlarımız için gelecek adına ümit ışıkları yanmaya başladı. Benim gördüklerimi siz de görmüş olsaydınız gözleriniz parlar, dudaklarınızda tebessüm, kalbiniz geleceğe yelken açmış bir şekilde evinize dönerdiniz.
İki günden beri aklımdan çıkmıyor. Büyük bir salonda, birçok ilk ve orta okul öğrencisi ve onlarla ilgilenen, destek olan üniversite ve yüksek okulda okuyan tertemiz gençlerimiz. Erdemli, gayretli ve ufukları alabildiğine geniş. Geleceğe atlarını şaha kaldırmış süvariler. Ayrımcılığın ve okuyan gençlerimizin yaşadıkları zorlukların farkındalar. En önemlisi de kendilerinin bu problemleri bizatihi yaşamış ve yaşıyor olmaları. Artık haksızlığa dur diyen ve hakkını arayacak bilinçli bir gençlik var ve yetişmekte.
Keşke bu gibi etüd merkezleri fazlalaşsa. Bu konularda birbirimize gıpta etsek ya da sık yaptığımız kıskanmayı bu gibi güzel işlere kullansak. Umarım bundan sonra kar topu misali artarak gelir sayıları. Belçika’da yaşayan toplumların birbirini daha iyi tanıması, suni olarak ortaya atılan ve empoze edilip devam ettirilmeye çalışılan korkuların bertaraf edilmesi adına yapılabilecek en doğru şey budur. Eğitim! Bilgilenmek, diyaloğa girmek, kendimizi anlayabilecekleri şekilde tanıtmak.
Bu isimsiz kahramanlar, çocuklarımızın ihtiyaç duydukları matematik, fizik, kimya, yabancı diller gibi dersleri birebir veriyorlar. Bilgilerini aktararak hem kendileri aydınlanıyor hem de başkalarını aydınlatıyorlar. Temsil makamında oldukları için çocuklarımıza da güzel, etkili örnek oluyorlar. Ne demiş Ziya Paşa; “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”. Nede güzel oturuyor bu söz bizim gençlerin hallerine. Bunlar daha ilk adımlar. Alınması gereken daha çok yol var. Hiçbir şey için geç kalınmış değil! Yeter ki azimle, yavaşta olsa ilerlemeyi kendimize şiar edinelim. Yapılanlar ve yapanlar takdir edenlerin hatıralarında güzel bir yer alacaktır.
Sahi camilerimiz neden din derslerinin yanında, okul derslerine yardımcı olan dersleri de organize etmez? Bilen var mı? Ne demiş Üstad; “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir…” Aklı da kalbi de eşit, dengeli olarak beslemek lazım. Beslemek lazım ki ortaya hakikat çıksın. “Yoksa ilimsiz din kör, dinsiz ilim topaldır.”
Ufka doğru bakışlarımızı daha da ilerletmek ve genişletmek ümidiyle.
YENİDEN DOĞUŞ
Sene 1492. Çoğumuz bu yılın ne ifade ettiğini bilmez. Benim için sonun başlangıcı. Endülüs’ten bahsetmek istiyorum. Din, dil, ırk farkı gözetilmeden, 15.yüzyıl sonlarına kadar Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin uzun yıllar barış içinde yaşadığı, bilimin (fizik, kimya, matematik,tıp, astronomi, endüstriyel ve kimyasal teknolojiler…), dil ve edebiyatın parladığı, İspanya’da tam 781 sene hüküm sürmüş, medeniyetin beşiği bir devlet.
Bu ülke yıkıldığında bizlerin can damarlarından biri kesilmiş oldu. Kaynaklarda Endülüs kütüphanelerinde bulunan kitap sayısı 500 bin olarak geçer. Bu, bütün Avrupa kütüphanelerinde bulunan kitaplardan kat kat fazladır. Fiziğin, matematiğin, tıbbın, astrolojinin, bağımsız ve eleştirel düşüncenin temelleri burada atılmıştır. Bazılarının dediği gibi (isim vermeyeceğim) biz yaptık, biz bulduk, biz keşfettik.. değildir! Müslümanlar Endülüsü terk ettiklerinde geride yüklü miktarda, çok değerli kitaplar bıraktılar. Yakılanlar hariç geride kalanlar Avrupa’nın büyük şehirlerine aktarıldı (Vatikan da bunların içerisinde). Ellerinde kalanlar manastırlarda kendi dillerine çevirildi. Bilgiler aktarıldı ve ortaya Avrupa’nın yeniden doğuşu yani ‘rönesans’ çıktı. (Yine bazıları bunu Greko-Romen uygarlığına bağlamaktadır. Belli konular hariç tartışmaya açıktır!) Aslında buna rönesans değil ‘Endülüsans’ demek daha doğru olur. Eğer bu kitapların bir çoğu İspanyollar tarafından imha edilmeseydi Dünya’nın bilim ve teknolojideki durumu elli hatta yüz sene daha ileride olacaktı.
Avrupalılar, bu müslüman bilim insanlarının buluşlarıyla şimdiki bilim ve teknolojilerinin temellerini attılar. İbn Rüşd gibi filozoflar, Zehrâvi gibi farmakologlar, İbn Arâbi gibi sufiler, İbn Hatip gibi şairler, İbn Hazm gibi hukukçular Avrupa’yı aydınlattılar. Zehrâvi ilk fıtık ameliyatını yaptı. Mekanik mühendisliği konusunda tek eser El -Murâdi’ye aittir. Endülüs’ün Öklid’i Mesleme-el Mecriti’dir (Yani matematikçisi). Evrensel usturlabın (astronomi ölçümlerinde kullanılan alet) mucidi El-Zerkâli’dir ve Kepler’in öncüsü olmuştur. Batlamyus’un yanlışlarını Câbir Eflâh düzelterek Kopernik’in yolunu açmıştır. Kristof Kolomb’a yol gösteren İdrisi’dir. Avrupa, İbn Rüşd olmasa, Aristo’yu tanımayacaktı. İbn Tufeyl, eseri Esrarü’l Hikmeti’l Meşrikiye’yi yazmasaydı Daniel de Foe ‘Robinson Crusoe’yu yazamayacaktı. Meşhur Don Kişot kitabının yazarı Cervantes değil Endülüs’lü Arap bir yazardır. Modern tıbbın öncülüğünü El- Gâfiki yapmıştır. Daha niceleri var ve sadece Endülüste değil Şam, Bağdat, Buhara gibi ilim merkezlerinde çok değerli alimler vardı.
Peki neden bu insanlarımızdan, buluşlarından ve de dünyaya katkılarından bizlere bahsetmezler? Hangimiz biliyoruz bunları? Neyse…
Çok kısa özet geçtim. Peki bunları neden anlattım? Maksadım geçmişle yaşamak değil elbet. Geleceği görmek çok önemli. Ama bir insan geçmişini bilmeden geleceğe nasıl adım atabilir ki?
Yitik malımız olan ilmi tekrar elimize almanın, silkinip kendimize gelmenin zamanı gelmedimi sizce? İlk emir olan ‘oku’ yu ne zaman kendimize şiar edineceğiz?
Selamlar